Silivri’de Toplu Katliam

Uzun zamandır çeşitli platformlarda ve buluşmalarda dile getirdiğim görüşlerimi, özellikle Galatasaray, diğer spor kulüplerimiz ve ülkemiz hakkındaki bilgi ve yorumlarımı paylaşmak için ben de Twitter’a katıldım (adresime buradan ulaşabilirsiniz). 27 Temmuz’da Hakan Şükür’ün bir tweetine yazdığım ve aşağıda görebileceğiniz yanıt çokça paylaşıldı ve üzerinde yorum yapıldı. Hepsinin iyi niyetle yapıldığını varsaydığım yorumlara hem bir cevap olarak hem de 140 karaktere sığmayan görüş ve tanıklığımı geçtiğimiz eylül ayında yazmış olduğum ve sınırlı sayıda insanla paylaştığım aşağıdaki yazıda bulabilirsiniz. Her ne kadar medyada yeterince ilgi görmese de şu günlerde nihai sonucunu öğreneceğimiz, Balyoz Planı olarak isimlendirilen dava ile ilgili yazımı ve Ali Sirmen’in 28-29 Eylül 2012 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde bu yazı ile ilgili kaleme aldıklarını tüm güncelliğini koruduğunu üzülerek görerek, bloğumun ilk yazısı olarak paylaşıyorum.

Silivri’de Toplu Katliam

Yazıma başlarken konunun hassasiyeti nedeniyle daha önce bazı gruplara açıkladığım bir durumumu tümünüze bir kez daha bildirmekte fayda görüyorum.

Demokrat Partinin ilk iktidar yani 1950 döneminin milletvekillerinden Kamil Kozak’ın oğluyum. Yani eski bir Demokrat Partili ailenin çocuğuyum. Rahmetli Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idamlarını delikanlılık dönemimde yaşamış olmam beni sınırsız bir isyan ve nefret duygusuna sevketmiş de olsa ben her zaman Türk Silahlı Kuvvetlerinin Cumhuriyetimizin en ciddi güvencesi, teminatı olduğuna inanırım. Ülkemiz insanının büyük çoğunluğunun inandığı gibi…

Bugünün hükümetinin 1960’lardan bugüne yaşanmış birkaç darbe girişimi ve askeri harekatı sebep olarak gösterek, “bu tür girişimlerin bu ülkede bir daha yaşanmayacağı ve ülkemizde asla askeri müdahale olmayacağı” sloganı ile günümüzün ordu mensuplarına karşı çok ciddi kıyım hareketi başlattığı inancındayım.

Yazımın konusunu bu nedenleSilivri’de toplu katliamolarak seçtim.

19 aydan beri süregelen, 21 Eylül cuma akşamı sona eren BALYOZ Davası, biri hariç tümü asker olan 364 sanığı ile direkt olarak askerin üzerine yapılan yalnız Türkiye değil belki de dünyanın tek davasıdır.

Bu tablo karşısında ülkemiz adalet ve aynı zamanda siyaset tarihinde safahati ile çok önemli yer alacağına fazlasıyla inandığım bu davayı uzaktan izlemenin hiçbir şey ifade etmeyeceğine kesin kanaat getirerek, ilki 24 Mart 2011 olmak üzere tam 16 kez Silivri’ye giderek davayı eşimle birlikte bizzat izledim. Özellikle 20 ve 21 Eylül duruşmalarını izledikten sonra ne kadar isabet ettiğimi anladım. Bana hiçbir kimse Silivri Mahkemesi’nde yaşanan olağanüstü trajik olayları yaşandığı şekliyle anlatamazdı. Ben de bu tabloyu ve dava hakkındaki genel bilgilerimi kendi çevremle paylaşmakta fayda gördüm. Yazdıklarım tamamen gördüklerim ve duygularımdan ibaret olacaktır. Amaç ve niyetim asla konuyu kimse ile tartışmak ve sizlerin zamanlarını işgal etmek değildir.

Şunu net şekilde belirtmem gerekirse gerek gazeteci, gerek yorumcu olarak hiçbir kimse duruşmaları bizzat izlemeden dava hakkında asla sağlıklı yorum yapamazdı. Ne yazık ki ülkenin önde gelen güvenilir gazeteci ve TV yorumcularından hemen hiçbiri bu hayati önemi olan davayı bizzat duruşmalara gelerek izlemek zahmetine dahi katlanmadı. Bu davayı bizzat izleyen vicdan sahibi kimse duruşmalarda yaşananlara kayıtsız kalamazdı, bundan şüpheniz olmasın.

19 ay süresince ortada görünmeyen gazeteciler, TV yayın araçları, milletvekilleri nedense kararın açıklanacağı son gün sözleşmiş gibi adeta Silivri’ye akın etmişlerdi!

Önce bazı temel bilgileri vermekte yarar görüyorum:

– Duruşma salonunda izleyici oturma kapasitesi 420. Genelde duruşmalara iştirak adedi takriben 300 dinleyici idi. Son 2 duruşmada bu adet ayaktakilerle birlikte en az 800’e ulaşmıştı.

– Basın için ayrılmış yer 50 civarında olmasına rağmen, maalesef duruşmaları sonuna kadar izleyen basın mensubu (muhabir) sadece 10 – 15 kişi idi. TV ve yazılı basının önemli isimlerinden kimseyi görmek mümkün değildi (birkaç istisna dışında). Bu dava ne yazık ki medyada yeterli ilgiyi asla göremedi. Kamuoyu da yeterince gelişmelerden haberdar olamadı. Köşe yazarlarının bu konuda çekingen hatta korkak oldukları da izlendi.

– İzleyicilerin hemen hemen tamamı sanıkların eş, çocuk ve yakınları idi. Siyasi partilerden CHP ve MHP’den çok seyrek olarak birkaç milletvekili katılıyordu. AKP başta olmak üzere diğerlerinden de kimse katılmıyordu. Muhalefet partileri de davayı olması gerektiği şekilde izlemiyordu. Kısaca söylemek gerekirse bu dava duruşmaları ne kamuoyuna ne de TBMM’ye gerektiği şekilde asla yansıtılmadı. Bu arada bizim duruşmayı izlememiz de hiçbir izne tabi değildi, sadece kimlik belgemizi vererek ziyaretçi kartı almamız yeterli oluyordu.

– Duruşmalar başladıktan kısa bir süre sonra, salonun tavanından dinleyici ve sanıkların aralarında yaptıkları konuşmaların dinlenebilmesini teminen misina kalınlığında ucuna çok hassas mikrofonların takılı olduğu birçok kablo sarkıtıldı!

Gelelim duruşmalara:

Bu davanın sanıkları olan 365 subayımızın 4’ü orgeneral olmak üzere 87’si general ve amiral; 220’si albay; 18’i yarbay; 23’ü binbaşı; diğerleri ise çeşitli daha alt rütbeli askerlerimizdi. Bu arada tek sivil sanık ülkenin yetiştirdiği en değerli bilim adamlarından olan, Havelsan’ın Genel Müdürü, şirketi sıfır ihracattan, 350.000.000 USD ciro düzeyine ulaştıran, birçok ünlü projeye imzasını atan Faruk Yarman’dı… Kendisi tutuklandığı günden mahkum olduğu tarihe kadar neden tutuklandığını anlayamamıştı, ne yazık ki kendisine 13 yıl hüküm giydirildi.

Duruşmalarda sanıkların savunmalarını 108 deneyimli avukat yapıyordu. Bu avukatların tamamı da dava savcısının, tüm sanıkların tanıklık yapmalarını ısrarla istedikleri eski Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök ve Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç‘ın tanıklıklarına ve yine ısrarla incelenmesini talep ettikleri dünyaca tanınmış şirketlerin bilirkişi raporlarının değerlendirilmesinin yapılmasına mahkemenin gerek görmemesi ve savcının direkt olarak mütalaasını açıklamasına geçmesi üzerine duruşmalara katılmayacaklarını açıkladılar. İstanbul Barosunun da desteklediği bu boykot kararların açıklanmasına kadar devam etti.

Duruşmaların en devamlı müdavimleri sanıkların eş, evlat ve yakınları idi.. Bulunduğum istisnasız her duruşmada bu fedakar ve sadık insanların orada mevcut olduklarını, duruşmaları olağanüstü bir metanetle izlediklerini gördüm. Bu müstesna insanlar 19 ay boyunca tüm duruşmalara ve görüş günlerine geldiler, eşlerine moral vermek için hazır bulundular. Onların pek çoğunu yakından tanımak, dertlerini paylaşmak şansını buldum. Bu fedakar insanlara bundan sonraki meşakkatli yaşamları için tanrıdan güç ve sağlık diliyorum. İşleri çok ama çok zor.

İzlemek fırsatını bulduğum duruşmalarda Çetin Doğan, Halil İbrahim Fırtına ve Özden Örnek Paşa ve Amirallerin kişisel ve avukatlarının savunmalarını dikkatle dinledim. Ayrıca pek çok sanık subayımızın da savunmalarını dinledim. İstisnasız hepsi benim için inandırıcı idi. Bu davada her şey ama her şey 11 nolu olarak bildirilen CD içeriğinin ve diğer bazı delillerin sahte olup olmadığının kanıtlanmasına bağlı idi. Mahkeme heyeti anlaşılması mümkün olmayan bir kararlılıkla bu CD’ler hakkında yazılan bilirkişi raporlarını delil olarak değerlendirmemekte, yukarıda belirttiğim 2 çok önemli tanığı dinlememekte ısrar etti ve bunları dinlemeden Türk Silahlı Kuvvetlerine uzun yıllarını vermiş subaylarının tamamını ve bir müstesna bilim adamını en ağır cezalara çarptırmayı tercih etti.

Mahkeme heyeti bu son derece mantıklı olan talepleri kabul edip delil olarak incelemeyi kabul etmiş olsaydı, bu mahkeme en fazla 1 veya 2 ay daha fazla devam eder ama en azından üzerinde hayati soru işaretleri ve tartışmalar bırakmadan kararları açıklayabilirdi.

Son 2 gün ve kararların açıklanması:

20 Eylül Perşembe: Tüm sanık yakın ve sevenlerinin yoğun katılımı ile en az 800 izleyici önünde tüm sanıkların tek tek son sözleri dinlendi. Bu davanın bence en önemli günlerinden biri idi. Her Türk vatandaşı 364 kişinin tamamının son sözlerini bir şekilde elde edip okumalıdır. Her biri ayrı ayrı birer ibret belgesidir. Sanıkların tümünün mahkeme heyetinin yüzüne karşı 21 aylık tutukluluk süresi ve duruşmaların seyri hakkındaki tüm duygularını mert ve cesur bir şekilde ifade ettiler.

Sanıkların son sözleri saat 15.00’te sona erdi. Mahkeme Başkanı aynı gün kararın açıklanacağını söyleyince tüm salondakilerde fevkalade gergin ve heyecanlı bir bekleyiş başladı. Ancak gece saat 23.00’te, yani 8 saatlik bekleyişten sonra mahkeme heyeti yerini aldı ve sanıklar ve tüm salondakilere çalışmalarını tamamlayamadıklarını ve ertesi gün saat 14.00’e ertelediklerini açıkladı. Bunun salonda nasıl bir şok yarattığını tahmin bile edemezsiniz.

21 Eylül Cuma: Mahkeme Başkanı yine kararı bir süre sonra açıklayacağını bildirerek çekildi, adeta insanlara işkence çektirircesine 3,5 saat beklettikten sonra kararlarını açıklamak üzere geldi. Sanıklar ve tüm salonun ayakta dinleyeceklerini söyledi. Tüm salon ayağa kalktı ve büyük bir sessizlik içinde dinlemeye geçildi.

Bu arada önemle belirtmem gerekir ki “TÜM SANIKLARIN KARARLARIN OKUNDUĞU SÜRENİN SONUNA KADAR AYAKTA SESSİZ VE DİMDİK DURARAK ASLA MAHKEMEYE DEĞİL AMA ADALETE SAYGILARINI GÖSTERMELERİ” son derece anlamlıydı.

Sanık yakınlarına gelince, hiç beklemedikleri derecede ağır kararlar açıklanması esnasında inanılmaz derecede vakur ve sessiz kaldılar. Gözyaşlarını sessizce dökmeyi tercih ettiler, kararların okunması bitince de maalesef yıkıldılar… Onlarca genç evlatlar, yaşlı annaler ve o elleri öpülesi fedakar eşlerin hıçkırık ve gözyaşları fevkalade hazin bir tablo idi.

Bu arada mahkeme heyetinin kaçar gibi salonu terk etmeleri ibret verici bir görüntüydü.

Sevgili Dostlar,

Balyoz davasını bizzat, canlı izlemiş olmam bana tüm gerçekleri yaşamış olma fırsatını verdi.

Tekrar ediyorum bu dava sürecini yerinde izlememiş hiçbir kimse, sanıklar ve ailelerinin yaşadıklarını haklı olarak değerlendiremez. Gördüklerimden sonra şunu rahatlıkla ifade edebilirim ki mahkeme heyetinin bu sonuçları açıklaması için 115 duruşma ile 21 ay kaybedilmesine hiç gerek yoktu. Gördüğüm, dikkatle izlediğim mahkeme heyeti ilk duruşma günü hangi kararları alacaklarını adeta biliyordu. Tek bir sanığın talebini yerine getirmedi. Sadece dinledi ve ara kararlarda sadece kendi bildiğini yaptı. En az 30 – 40 sanık benim gözlerimin önünde 2003 yılında yurt dışında veya farklı bir görevde olduğunu delilleriyle kanıtladı, dikkate alınmadı. Davanın atar damarı olan 11 nolu CD’nin sahte olduğu hakkındaki iddiaları, çok önemli bilirkişi kararlarının dikkate alınmamasıyla ciddiye alınmadı, 2 generalin hayati önemdeki şahitliği de kabul görmedi. Bütün bunlar Mahkeme Heyetinin ilk celseden itibaren eğilimi hakkında yeterli kanaati vermiştir kanımca. Bu inancımla yazımın başlığını SİLİVRİ‘DE TOPLU KATLİAMkoydum.

Başta söylediğim gibi Türkiye, vatandaşlarının tarihsel olarak en büyük güvencesi olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin son derece değerli, deneyimli komutan ve subaylarını bir hiç yoluna kaybetmiştir.

Tanrı onlara sabır ve sağlık versin, çok değerli eş ve tüm aile fertlerine de sabır!

Tek umut Yargıtay ve gerçek Adalete inanacağını ümit ettiğimiz hakimlerinde…

Dün Galatasaraylı kardeşim Hayri Kozak’ın mektubunu özetleyerek yayımladım.

Hayri Kozak’ın babası Kamil Kozak 1950 yılında DP’nin Bolu Milletvekili olduktan sonra, 1954’te yeniden adaylığını koymadığından 27 Mayıs’ı birkaç gün gözaltında kalarak atlatmış. Ama Hayri, Yassıada’da mahkûm akrabaları Kayseri Cezaevi’nde ziyarete gitmiş, orayı yakından tanınmış bir kişi.

Onun, bu olaylara tepki olarak pek de âlâ, TSK’nin tasfiyesine alkış tutması, belki de Balyoz Davası’nı Yassıada’nın diğer askeri dönem yargılamalarının intikamı olarak görmesi beklenebilirdi.

Oysa öyle olmadı.

Yassıada’nın acısını ailesi içinde taşımış olan Hayri, Silivri’de olanlara destek vermedi; tam tersine. Silivri mazlumlarının yanında yer almayı yeğledi.

Bu tavır normal mi?

Yassıada’da özel bir mahkemenin yaptıklarının yol açtığı yıkımı yaşamış bir insanın şimdi askerle hesaplaşılmasına, başka bir deyişle Yassıada’nın intikamına karşı çıkması doğal mı?

Bu soruyu çok kişiye sorabilir ve alacağımız yanıtla muhatabımızın zekâ ve kültür düzeyi hakkında oldukça sağlam bir fikir sahibi olabiliriz.

Ali Sirmen – Cumhuriyet – 28-29 Eylül 2012

Silivri’de Toplu Katliam” üzerine 5 düşünce

  1. peki sizin galatasaraya yaptığınız sivil darbeler ne olacak.. sürekli bir iddaa ettiğiniz şeyler oluyor ama hepsi boşa çıkıyor… hakan şüküre laf atmaktan önce çuvaldızı kendinize batırın bence.. silivride hiç birşey yapılmıyor bu ülkede herkes hakketiği ve yaptığının karşılığını alır.. bu dediğiniz silivridekiler değilmiydi 2002 de darbe yapmaya çalışan acaba…

    • Sedat Bey,

      Görüyorum ki bloğumda sizlerin dikkatine sunduğum, fiilen yaşadığım uzun süreçli bir olayı anlatan Silivri Mahkemeleri konulu yazımdan, samimiyetle ifade ettiğim duygularım, askerlerle ilişki düzeyim ve anlayışım ıle ilgili anlatımlarımdan hiçbir şey anlamamışsınız.

      Size nezaketen bir cevap verdim. Bundan sonra sizi düşünceleriniz ve bu insanlara olan nefretinizle başbaşa bırakıyorum.

      Hayri Kozak

  2. Hayri ağabey okurken tüylerim diken diken oldu. Anladım ki oralara gitmeden orada yaşanan haksızlıkları, ailelerin çilesini tam olarak anlamak mümkün değil. Davaları takip etmediğim için de vicdan azabı çekiyorum şu an. Bu arada bloğunuz ve twitter hesabınız hayırlı olsun. Sizden öğreneceğimiz çok şey var daha. İlhan Üçer

    • İlhan,
      Yazımın içeriğinde de okuduğun gibi Silivri de olanları bana birisi anlatmış olsaydı asla inanmazdım, yaşayarak
      bizzat gördüm ve kahroldum. Benim bu davada yargılanan hiçbir yakınım olmadığı gibi, ailemde de asker veya emeklisi
      olan kşmsem yok. Ben duyduklarım ve okuduklarımdan rahatsız olarak eşimle beraber bizzat gidip izledim. Anlattıklarımın
      eksiği vardır fazlası yoktur inan.

      Her şeye rağmen Yargıtay hakimlerinin olayın vahametini görerek adaletin, hukukun gereğini yapacaklarına inancımı
      koruyorum.

      Sevgiler
      Hayri Kozak

  3. Hayri Abi selamlar,

    “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim.” Atatürk bu sözü söylerken tahmin ediyorum ki en sona en önemlisini bırakmıştır. Fakat ne yazık ki bahsi geçen milli sporcu için sonuncu ifadeyi söyleme şansımız yoktur. Hayatını mahvettiği; evlenmek için tarikat ve cemaatleri hatta dönemin Başbakanı vasıtasıyla evlenmeye zorladığı merhum eşinin arkasından sarfettiği sözler <> hala arşivlerde yerini koruyor.

    Balyoz Davası konusuna gelince… Vatanını ve milletini herşeyden üstün gören, Cumhuriyetimizi ilelebet payidar kılmak için canını ortaya koyan insanların bu tür suçlamalara maruz kalması hepimizi derinden üzüyor. Umarım bu günler geride kalır; bilimin, aklın ve adaletin egemen olması gereğini öğreten Atatürk idealine geri dönebiliriz.

    Saygılar,

    Berkay Türkmen

Yorumlayın